Stan Brakhage etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Stan Brakhage etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Eylül 2010 Cuma

Boonmee Amcanız Filmekimi için İstanbul'a geliyor!


Duyduk Duymadık Demeyin!

İstanbul'un şanslı, yalnız ve güzel insanları 8-14 Ekim tarihleri arasında İKSV'nin düzenlediği 9. Filmekimi Festivali'ni yaşayacaklar. (İKSV "festival" olarak lanse etmiyor ama bu "festival" değildir de nedir?)

Orada burada her türlü tavsiyeyi duyacaksınız zaten, ben sadece bildiğimi okumakla (ve yazmakla) yetineceğim:

Geçen hafta Toronto Film Festivali'nde izlediğim Apichatpong'un (söylemesi kolay ve zevkli aslında: A-Pİ-ÇA-TPONG) Palme d'Or alan filmi Uncle Boonmee Who Can Recall His Past Lives bence benzersiz ve büyük bir başyapıt. Sadece sinema tarihinde değil, Apichatpong'un kendi filmografisinde de bunun benzeri bir film yok. Hadi polemik dozunu biraz daha arttıralım: bence Palme d'Or almış en büyük 5-6 filmden biri!




Ayrıca da Uncle Boonmee Who Can Recall His Past Lives'ın bu blog açısından bir anlamı daha var: Apichatpong eğitimini Art Institute of Chicago'da görmüş bir abimiz. İlk uzun metrajı Mysterious Objects at Noon'un sonunda da hocası Daniel Eisenberg'e teşekkür ediyor. Daniel Eisenberg deneysel sinemaya yıllarını vermiş, sinemaya hikayeli filmler yoluyla olduğu kadar deneysel sinema yoluyla bakan bir adam. Art Institute'un sinemasında deneysel film gösterimleri yapar sonra da son derece rahat bir ruh halinde filmler hakkında konuşurdu. Jack Chambers'ın büyük filmi Hart of London'ı onun sayesinde izlemiştim. Bir de hangi film olduğunu hatırlamadığım bir Chris Marker gösterimi yapmıştı mesela...


Demeye çalıştığım Apichatpong'un bu durumdan etkilenmemiş olması mümkün değil, zaten filmlerine baktığınız zaman da bunu net bir şekilde görebiliyorsunuz. Örneğin Uncle Boonmee Who Can Recall His Past Lives aslında Primitive Project isimli bir projenin bir parçası sadece. Bu projenin içinde video enstallasyonları, kısa filmler, vs. gibi birçok öğe var. Filmin adını hep tam olarak kullanmamın nedeni de bu biraz, aynı projenin içinde A Letter to Uncle Boonmee isimli bambaşka mı bambaşka bir kısa filmi bulunuyor Apichatpong'un. Buradan 1 Amerikan Doları vererek izleyebiliyonuz.

Bu konuyu Apichatpong'a Toronto'da sorma fırsatı buldum. Etkilendiğini belirttiği sinemacılar arasında ilk saydığı Bruce Baillie, hakikaten de deneysel sinemanın büyük dehalarından. Apichatpong'un sinemasına ilginç bir bakış kazandırıyor bize bu bilgi bence. İkisinde de aynı mitik, zaman-ötesi bir dünya yaratma arzusu ve aynı zamanda bu yaratılan dünyaya yarı-ironik bir mesafe var.

Apichatpong'un diğer saydığı yönetmenler arasında Stan Brakhage ve Kenneth Anger da vardı. Diğerlerini hatırlamıyorum.

Mustafa Emin Büyükcoşkun isimli arkadaşımız Apichatpong'la Hayal Perdesi sitesi için güzel bir söyleşi yapmış. Bu konuya da değinmiş sağolsun... Soru da, cevap da güzel olduğu için ikisini birden kopyalıyorum aşağıya. Röportajın bütününü buradan okuyabilirsiniz:

Mustafa Emin Büyükcoşkun: Oldukça özgün bir tarzınız var. Sadece sinemadan değil sinemanın alışılagelmiş kalıplarını aşmak için ciddi imkânlar taşıyan video-art ve deneysel sinemadan da beslenen interdisipliner bir bakış açısıyla filmler üretiyorsunuz. Deneysel sinema ve özellikle de video-artla olan bağınızı biraz anlatabilir misiniz? Bu medyalarda ne gibi avantajlar görüyorsunuz?
Apichatpong Weerasethakul: Benim için filmlerim melez hayvanlar gibi. Zira ben taşrada doğup büyüdüm, sonra başkent Bangkok’ta, ardından da bir süre Chicago’da yaşadım. O dönem deneysel sinemayla ilgileniyordum. Böylece 24 yaşındayken dünya sinemasının pek çok önemli örneğiyle karşılaştım. Sinemaya o kadar açtım ki ne bulursam seyrediyordum. Tayland’a döndüğümde “ömrüm boyunca böyle 16 mm, siyah-beyaz deneysel filmler yapacağım” dedim. Ama sonra anladım ki bu mümkün değil. Çünkü Tayland hikâyelerle dolu bir yer. Yani anlatacak çok şey var, ama deneysel sinema buna elverişli değil; belki fazla soğuk. Bu doğrultuda bir dil arayışına girdim ve bir tür deneysel-kurmaca bir form oluştu. Şimdilerde video-art alanında da işler üretiyorum, çünkü deneysel forma geri dönmek istiyorum. Bana göre sinema ve video-art birbirinin yankısı gibi. Meselâ son projem Primitive video-art ile sinemayı eşleştirdiğim bir çalışma. Bazen video-art filmlerimi etkiler bazen de filmlerim video-art çalışmalarımı etkiler.


Soğuk moğuk, bu deneysel sinema bilincinin yönetmenin filmlerine neler kattığını ifade etmek zor ama bunlardan bir tanesi filmin jeneriğinin başta veya sonda olması zorunluluğunu takmaması, örneğin Blissfully Yours'da jeneriği filmin üçte biri bittikten sonra girmesi. Bu kimilerine boş bir "gösteri" gibi gelebilir ama örneğin Michael Snow'u seviyorsanız bu taktiğin aslında ne kadar anlamlı kullanılabildiğini ve hem filme bir film gibi bakma dürüstlüğünü, hem de jeneriklerin bütün sanat eserinin entegre bir parçası olarak sunulmasının mizahi saygınlığını biliyorsunuz demektir.

Son olarak da, aslında henüz kendi kafamda toparlayamadığım bir şeyi farkettim geçen gün Tropical Malady'yi izlerken. "Bu kadar filmini izledim bu adamın, sürekli doğa gösteriyor, ama ben bu görüntülerden keyif alamıyorum!" diyordum kendime daha öncelerde. Tropical Malady'de birdenbire şimşekler çaktı: Apiçatpong'un tüm kompozisyonları aslında alıştığımız dışavurumcu kompozisyon mantıklarına ters. Hatta tam tersi, ve özellikle doğa görüntülerine yoğunlaşırsak, sanki özellikle bizim alıştığımız her türlü kompozisyonu kamera/yönetmen reddediyor gibi, çünkü birşeye alıştığımız kompozisyon mantığıyla bakıyorsak aslında alıştığımız ideolojiden yaklaşıyoruz demektir bir anlamda... Yani siz zaten anladınız ama demek istediğim şudur ki Apiçatpong'da doğa (büyük "Y" ile) Yönetmen'in hislerini dışavurması için bir araç değil, tersine tüm genişliğiyle algılanması beklenen, kompozisyonlara sığdırılmaması ve sıkıştırılmaması gereken, bizim yönettiğimiz değil sadece hissetmeye ve gizemini çözmeye çalıştığımız bir "şey".




Tabi bu da bazılarımıza Stan Brakhage'ın şu sözlerini hatırlatabilir: "İnsanların koyduğu perspektif kuralları tarafından yönlendirilmeyen bir göz düşünün… Kompozisyon mantığı tarafindan önyargılara boğulmamış, şeylere isimlerine göre tepki vermeyen, onun yerine hayatta her karşılaşılan objeyi bir macera sonunda algılayan bir göz… Yeşil kelimesini bilmeyen bir bebek için sizce çimlik bir alanda kaç değişik renk vardır?"


Yanlış anlamayın, kompozisyon mantığını reddetmek sadece deneysel sinemacılara özgüdür demiyorum (Rossellini ve Bresson'a ayıp olurdu azcık), ama deneysel sinemacılar da bunu bilinçli olarak yapmış ve üzerine düşünüp yazmışlar sonuçta.

Yoksa büyük tüm yönetmenler bildiğimiz kompozisyon mantığına darbe vurup ufkumuzu genişletmeyi becermişler diye düşünüyorum. Ve bu vesileyle Apichatpong Weerasethakul'a büyük yönetmenler listeme HOŞ GELDİN! diyorum.

Filmekimi'nden diğer iki tavsiyem: Uzun zamandır merakla beklediğim Kiarostami'nin yeni filmi Copie Conforme ve son olarak Toronto'da en son belgeselini izleyip hayran olduğum (Cave of Forgotten Dreams: 3D'nin şimdiye kadarki en güzel kullanımı!) Werner Herzog'un My Son, My Son, What Have Ye Done.


Bu filmlerin isimlerinin Türkçe çevirileriyle derdim var açıkçası... Tunç Şahin Twitter'da şöyle demiş, bayaa güldüm: 'Herzog'un "My Son, My Son, What Have Ye Done", filmini biz alsaydık, adını "Evladım, Evladım, Ne Yaptın Sen Yahu?" olarak vizyona sokardık.' Aynı şekilde Uncle Boonmee'nin Türkçesi de Önceki Hayatlarını Hatırlayan Boonmee Amcam olsaymış daha sempatik olurmuş bence.


Şimdiden iyi seyirler!

16 Kasım 2009 Pazartesi

Ünlü deneysel sinemacılar ve sinema yazarlarından bazı önemli sözler

Brakhage - "Dante Quartet" 'ten


Bu sözleri deneysel sinema hakkında yaptığım bir sunum için Türkçe'ye çevirmiştim. Umarım başkalarına da faydalı olur. Altını çizmem gereken tek şey, bazen bu sözleri çevirirken tek başlarına anlam ifade edebilmeleri için azıcık değiştirmiş ya da basitleştirmiş olabilirim (mümkün olduğunca konuşan kişinin sinema felsefesine bağlı kalarak). Bu sözlerin orijinalini bilenlerin değişik çeviri önerilerini de hep duymak isterim, sonuçta bu sözlerin Türkçe'de daha sık duyulması gerekiyor artık:


Peter Kubelka:
"Bütün deneylerimi kurgu masasında bıraktım, gördüğünüz bitmiş bir filmdir."

Jonas Mekas - Sinemanın 100 yılına karşı manifesto (Şubat 1996):
Bildiğiniz gibi bu dünyayı ve üzerindeki herşeyi Tanrı yarattı. Ve herşeyin mükemmel olduğunu düşündü. Tüm ressamlar, ve şairler, ve müzisyenler şarkılar söyleyerek yaradılışı kutladı ve herşey iyiydi. Ama tam değil. Bir şey eksikti. Bu nedenden 100 yıl önce Tanrı film kamerasını yaratmaya karar verdi. Ve bunu yaptı. Ve sonra bir yönetmen yarattı ve ona bunları dedi "Al sana film kamerası denen bir alet. Git ve film çek ve yaradılışın güzelliğini ve insan ruhunun hayallerini kutla, ve eğlenmeyi unutma.

Ama şeytan bu işi sevmedi. O yüzden kameranın önüne bir para çantası koydu ve filmcilere, "neden dünyanın güzelliğini ve ruhunu kutlayasınız ki, bu alet ile para kazanabilecekken?" dedi. Ve inanın veya inanmayın, bütün yönetmenler paranın peşinde koştular. Tanrı bir hata yaptığını farketti. Bu nedenle 25 yıl sonra, hatasını düzeltmek için, Tanrı bağımsız avant-garde sinemacıyı yarattı ve ona dedi, "Kamera burada. Al bunu ve yaradılışın güzelliğinin şarkısını söyle, ve eğlenmeyi unutma. Ama bunu yaparken zorlanacaksın çünkü bu alet ile hiç para kazanamayacaksın."

(...)

Herkesin başarmak ve satmak istediği bu zamanlarda, görünmeyenin, para veya ekmek getirmeyen, yakın tarihte, sanat tarihinde ya da herhangi bir başka tarih kitabında yerini alamayacak, kişisel şeylerin peşinde koşmak için, sosyal ve günlük dokuları kucaklayanları kutlamak istiyorum.

Bilgi otoyolunun tam ortasında ayaktayım ve kahkahalarla gülüyorum. Çünkü Çin'deki küçük bir çiçeğe konmuş bir kelebek daha şimdi kanatlarını çırptı, ve ben biliyorum ki tüm tarih ve kültür bunun sonucunda kökten değişecek. Biryerlerde, New York'un güneydoğusunda biryerlerde, bir kamera daha şimdi hafif ve yavaşça bzz diye bir ses çıkardı ve dünya artık eskisi gibi olmayacak. Sinemanın gerçek tarihi görünmeyen tarihidir. Bir araya gelen, sevdikleri şeyi yapan arkadaşların tarihidir. Bizim için, sinema, projektörün her yeni bzzında, kamera her bzz ettiğinde başlar. Kameramız her bzzzladığında, kalplerimiz ileri doğru sıçrar arkadaşlarım.

Stan Brakhage - Metaphors on Vision - 1964 - Görme Üzerine Mecazlar:
"İnsanların koyduğu perspektif kuralları tarafından yönlendirilmeyen bir göz düşünün… Kompozisyon mantığı tarafindan önyargılara boğulmamış, şeylere isimlerine göre tepki vermeyen, onun yerine hayatta her karşılaşılan objeyi bir macera sonunda algılayan bir göz… Yeşil kelimesini bilmeyen bir bebek için sizce çimlik bir alanda kaç değişik renk vardır? Şartlanmamış bir göz için ışık kaç tane gökkuşağı oluşturur? Peki bu göz ısı dalgalarını da hissedebilir mi acaba? Ne olduğunu anlamadığımız şeylerle dolu, sonsuz hareketle hayat saçan ve sayılamaz renk tonundan oluşmuş bir dünya düşünün. Herşeyin kelimelerle tanımlanmadığı bir dünya düşünün."

Fred Camper:
"Brakhage'ın sanatı daha önceden sindirilmiş duyguları, öngörülebilen formülleri, "hoş" görüntüleri defeder. Filmleri basit bir özete ya da mesaja indirgenemez, her izleyici zorunlu olarak farklı bir deneyim yaşayacaktır. Filme katılan izleyici sinemada bir sahneye bakıp orda gördüklerini arzulama, imrenme, onu anladığını sanma ve hayaller kurma gibi hislerin yaşandığı bir ruh halinde değildir. Onun yerine Brakhage hem çok daha azını hem de çok daha fazlasını ister izleyiciden, imajla dans etmesini ister."

Fred Camper:
"Hikayeli bir film, izleyende bazı beklentiler oluşturan sorunlar ve çelişkiler yaratır. İzleyici bunların çözülmesini ya da en azından belli bir sonuca varmasını bekler. Brakhage'ın filmleri ise bunun tam tersi bir prensibe göre şekillendirilmiştir. Filme hakim olan ve öngörülebilen bir yapı yoktur, vurgu an be an algıladığımızdadır. Bunu başarabilmesinin nedenlerinden biri filmlerinin kompozisyon, konu ve ritm açısından öngörülemeyecek değişikliklerden oluşmasındadır: filmin kurmaya başladığı her düzen, tam bu düzeni çözdüğünüzü düşündüğünüz anda bozulur. Bir Brakhage filmini izleme süreci, bir anlamda filmin konusunun parçasına dönüşür. Alışıldık ticari hikayeli filmde izleyicide körüklenen pasif izlemeye cevap olarak, Brakhage izleyicinin aktif olarak katılımını bekler. Birçok sinema izleyicisinin alışık olduğu, salonda ışıklar söndüğünde rahatlama duygusu, burada işlemez: İzleyici daha hızlı, daha net, ve daha derin görmeyi öğrenmelidir."

Stan Brakhage:
"Artık film çekmiyorum ama film şeritlerini boyuyorum. böylece kendimi representation (temsil etmenin) yarattığı ikilemlerden kurtardım. Hayalim görsel bir müzik, yani gözler için bir müzik (özellikle de filmlerimin bu aralar hep sessiz olmasından dolayı). Nasıl bir besteci 'müziksel fikirler' ile oynuyorsa, ben de filme özel fikirlerle oynuyorum."

Robert Breer:
"Yaşasın formsuz film! Edebi olmayan, müzikal olmayan, hikaye anlatmayan, görsel... Soyut bir dansa dönüşmeyen, ya da bir mesaj vermeyen... İmajlarından kaçılamayan... Kelimelerin imaj veya sesler olduğu, ve düşünceler gibi atlayıp zıplayan... Aynı yemek yemek gibi, bakmak, koşmak gibi bir deneyim... ağaç veya binalar gibi bir nesne... Akan ve çarpışan... Bir anlam üretmektense, kendisi bir anlam olan."

Robert Breer:
"Evet, elime gelen her şeyi filme koyuyordum. Ama genelde birbirinden mümkün olduğunca farklı imajları arkaarkaya dizmeye çalışıyordum. Akıcılığı ne kadar bozabilirsem o kadar iyi."

Robert Breer:
"Birbirini ardarda hızla takip eden ve harekete dönüşen kareler. Sinema budur."

Robert Breer:
"Özel olarak soyuda bağlı değilim, beni hareket eden herşey ilgilendirir."

Larry Jordan:
"Altını çizmem lazım ki, nasıl rüyalarımın anlamlarını bilmiyorsam, filmdeki sembollerden hiçbirinin tam anlamını da bilmiyorum. Umuyorum ki izleyicide şiirsel çağrışımlar uyandırırlar. Ben onların tamamıyla izleyicinin yorumlarına açık olmasını arzuladım."

Sidney Peterson:
"Bu görüntüler bizim mantığımıza değil, içimizdeki sonsuz belirsizlik evrenine hitap etmek amacındadır."