film/video etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film/video etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Nisan 2014 Cuma

Michael Snow @ Aksanat 2012

Konuyla ilgili Altyazı Dergisi'nin Devre Dışı bölümünde Mart 2012'de bir yazı yazmıştım. Aşağıdan okuyabilirsiniz...



Sonsuzluk, Şimdi ve Burada

Kuzey Amerika deneysel sinemasının kurucularından Michael Snow’un video enstalasyonları ve müzik dinletilerinden oluşan Solo Snow isimli bir sergi 18 Ocak - 25 Şubat tarihlerinde Aksanat’ta sergilendi. Bu ‘İstanbul için büyük’ adım neredeyse sessiz sedasız geçmiş gitmiş oldu maalesef. Halbuki Michael Snow’un işleri o kadar güzel, o kadar candan, o kadar dahiyane ki!

Kendi deyimiyle ‘çok da eskiden doğmamış olan’ (1) (1929, Toronto) Michael Snow, birçok medyada çalışan bir sanatçı: film, müzik, resim, video, ses enstalasyonu, fotoğraf, holografi, kitap, heykel ve çizim. Zaten etkilendiği sanatçılar listesi de bunun bir yansıması sanırım: Duke Ellington, Piet Mondrian, Hollis Frampton, John Cage, Jan Vermeer, Ernie Gehr, Bach, vs.


Wavelength
1967'de yaptığı Wavelength, deneysel sinemaya azıcık yer veren kitaplarda bile yer bulan nadir deneysel filmlerden. Film, bir odanın içinde 45 dakika süren ve sonunda duvardaki dalga fotoğrafına odaklanan bir zoomdan oluşuyor. Bu 45 dakika içinde odaya bir kitaplık taşınıyor, bir adam giriyor, yere düşüp ölüyor, sonra evin sahibi olduğu anlaşılan bir kadın içeri giriyor, telefonda Richard isimli birine yerde ölü bir adamın yattığını anlatıyor, vs. Yani kurmaca bir yönü de olduğu söylenebilir filmin. Ama o sürekli devam eden zoom nedeniyle herşeyden önce izlediğimiz filmin bir film olma özelliğine odaklanıyoruz. Snow’un kendisi ise bu filmi ‘sinir sistemimin, dini sezilerimin ve estetik fikirlerimin bir özeti’ (2) veya bir ‘zaman anıtı’ (3) olarak tanımlıyor. ‘Renkli ışığın düz bir yüzeyde yansıması. Materyellerim: ışık ve zaman. Ve üç boyut illüzyonu...’ (4)
Bu ‘üç boyut illüzyonu’ konusunda bir röportajında Snow, Cézanne’ı örnek gösteriyor. Cézanne’ı dış gerçekliği algılayışımızın öznelliğini temsil edilenden de daha fazla öne çıkarması nedeniyle önemli buluyor Snow. (5) Birşeyin temsilini yapmaktansa kendisi bir ‘şey’ olan sanata önem veriyor.

Michael Snow, Wavelength’ten sonra diğer sanat dallarında eserler vermeye devam ederken sinemanın doğasına dair araştırmaları da devam ediyor. Yönetmenin diğer önemli filmlerinden bazıları: La Région Centrale (1971), Rameau's Nephew by Diderot (Thanx to Dennis Young) by Wilma Schoen (1974), So Is This (1982), Corpus Callosum (2002)


Solo Snow
Aksanat’ta, galerilerde sergilenmek için yaptığı videolardan altı tanesi bulunuyordu. Aynı filmlerinde olduğu gibi video enstalasyonlarında da Michael Snow, kavramsal olanı biçim olarak da güzel olan ve bu ikisinin birbirinden ayrılamayacağı müthiş bir potada eritiyor. Bu eserlere bakarken aklımızdan binbir düşünce geçiyor ama aynı zamanda da o anda bakmakta olduğumuz şeye odaklanıyoruz. Yani 'burada', 'şimdi' olan ve deneyimi yaşayan kişinin o anda yaşamakta olduğu deneyime çok önem veren eserler bunlar. Belki de Snow’un işlerini güncel sanat dünyasında gördüğümüz birçok kavramsal işten ayıran da bu: kavramsal olanın duyusal olan ile beraber işlemesi. Zaten kendi yaptıklarını ‘duyusal felsefe’ olarak niteleyen bir sanatçıdan da bunu beklemek gerek sanırım. Neredeyse tüm eserlerinin derinliklerine işleyen mizah ise ekmek kadayıfının üzerindeki kaymak gibi.

Aksanat’taki videolardan That/Cela/Dat (2002), bir anlamda So Is This’in video enstalasyonu versiyonu. Her ikisi de, neredeyse sadece kelimelerin tek tek ekrana yansımasından oluşan cümleler ile ‘yazar’ın izleyiciye konuştuğu eserler. Ama sinemada film izleme deneyiminden bahseden So Is This’ten farklı olarak, bu sefer bir galeride bir işe bakıyor olma deneyimi üzerine konuşuyor ‘yazar’. Ve yine ‘bu’ kelimesi üzerine düşünmeye itiyor bizi. Bir şey hakkında ‘bu’ dediğimiz zaman ‘bu’ kelimesini mi ifade ediyoruz, yoksa ‘bu’ kelimesi ile ifade etmeye çalıştığımız nesneyi mi? Böyle bir eserde ‘bu’ kelimesi ekranda göründüğü zaman ekranda ışığın bir yansımasından mı bahsediyoruz, ışığın yansıdığı zeminden mi? Ya da metnin o anda gönderme yaptığı şeylerden mi? Hepsinden mi?

Burada da video bize ‘şimdi’ ve ‘burada’ olanı unutturmuyor. Örneğin o anda galeride olduğunu varsaydığı ‘güzel bir kız’a bakmamızı öneriyor, veya galerideki diğer eserlerin de ‘iyi olup olmadığını’ soruyor ve en sonunda da bize The Wizard of Oz’un ünlü şarkısına hep bir ağızdan karaoke yapmamızı öneriyor: ‘some-where o-ver the rain-bow skies are blue’. Bunu yaptıktan sonra kelime kelime sorduğu soru ise oldukça çarpıcı: ‘Bu kelimeleri okurken zihninizde kimin sesini duydunuz?’ Ve bu sorunun doğal yansıması: ‘Yazar’ kim? Michael Snow mu? Bir birey olarak izleyici mi? Veya hepimizin bunları okurken hayalini kurmaya çalıştığı kolektif bir izleyici mi var? Bir sanat eserine bakarken bir birey miyiz biz?

That/Cela/Dat’i birçok benzer soruları sorduran kavramsal sanat eserinden ayıran bu kelimelerin ekranda görünürkenki ritmi. Hepimizin konuşma ritmi farklı değil mi sonuçta? Aynı kelimeler ekranda farklı bir ritmde görünse farklı bir his yaşamayacak mıyız? Bir film veya video izlerken eserin manası, ritminden bağımsız düşünülebilir mi? Bach’ın veya Rameau’nun müzikte belirlediği yüksek standartlara yeltenebilecek kadar güzel bir ritm Snow’unki. Müzik gibi kendi başına bir ‘şey’.

Sergideki diğer işlerden, SHORT STORY veya SSHTOORRTY (2005), gerçek anlamda kurmaca bir film. Genç bir adam elinde Michael Snow’un stilinin bir parodisi olarak görülebilecek soyut bir tabloyla bir eve geliyor, onu güzel bir kadın karşılıyor, kadının kocası adamı karısıyla yatmakla suçlayıp yüzüne elindeki viskiyi boşaltıyor, bunun üzerine de genç adam elindeki resmi adamın kafasına geçirip kadından özür dileyerek evi terkediyor. Bu gayet gayri-ciddi olay örgüsünü garipleştiren (ve kurmacadan uzaklaştıran) şey ise hikayenin ilk bölümü ile ikinci bölümünün süperimpoze olarak beraber oynaması. Yani videonun iki bölümünü de aynı anda izliyoruz. Snow, SSHTOORRTY’yi ‘Hareketli bir resim hakkında hareketli bir resim’ (6) olarak tanımlıyor: “Renklerin hareketli bir şekilde birbirine girmesi beni çok ilgilendiriyordu. Mekan ve kostümlerdeki renkleri de aralarındaki ilişkilerin nasıl olacağını tahmin etmeye çalışarak seçtim. Bu ‘görüntülü’ bir iş ve benim için birşeye o anda bakıyor olmanın deneyimi, izleyicileri 'başka dünyalara' götürmekten çok daha önemli.” (7)

Son olarak, sergideki eserlerden Piano Sculpture (2009), bir odanın içindeki dört duvara yansıtılan görüntülerden oluşuyor. Her dört videoda Michael Snow’un kendisi piyano çalıyor. Biz sanatçının ellerini ve kuyruklu piyanoları görüyoruz. Görüntülerin yansıtıldığı duvarların ortasında birer de hoparlör var ve aslında görüntülerin bir bölümü de bu hoparlörlerin üstüne yansıtılmış oluyor. İlk başta bu dört videoda Michael Snow’un piyanoyla doğaçlamalarının hepsini senkron olarak dinliyoruz. Yani tam bir kakafoni. Sonra bu kakafoni yerine senkron olmayan ve sadece bir piyanodan gelen sesler duymaya başlıyoruz. Tüm bu süreç boyunca Eytan İpeker’in Küçük Sinemalar’da (8) anlattığı gibi kurgusunu kendimizin yaptığı neredeyse uçsuz bucaksız bir eserin karşısındayız. Ve sürekli olarak duyma ve görme yetilerimizin birbirini nasıl da derinden etkilediğini, hatta birbirinden bağımsız düşünülemeyeceğini hissediyoruz. Yavaş yavaş insan bu sonsuzluğun içinde kayboluyor ve bu kadar sınırlı görünen bir iş insana evreni de aynı bu şekilde algılama arzusu veriyor.

Michael Snow’u bu kadar büyük bir sanatçı yapan da bu sonsuzluk hissi zaten. Filmleriyle ve diğer eserleriyle duyularımız için büyük orgazmlar vaadeden Snow, aynı zamanda da zihnimizin ekstra mesai çalıştığı durumlar yaratıyor. Daha da ötesi, bu ikisinin, yani duyularımız ve zihnimizin aslında birbirinden bağımsız hiç çalışmadığının, her zaman etkileşimde olduklarının bilinci ve bu keşif sürecinin verdiği büyük hazlar için Michael Snow bu kadar önemli. Sözü Hollis Frampton’a bırakalım: ‘Film sanatının bir düzine civarında mucidi varsa, bunlardan biri de Michael Snow. Yapıtları daha şimdiden kendisinden önce gelen filmlere bakışımızı değiştirdi. Ve görülseler de görülmeseler de, gelecekte filmlerin yapılışını ve algılanışını değiştirecekler. Bu çok heyecan verici bir durum. Sfenks’i yaratan heykeltraşın adını ve adresini bilmek gibi birşey.’ (9)


1 http://www.mayastendhalgallery.com/vital_signs_bios_snow.html
2 Film Culture, Sayı 46, Ekim 1968
3 The Collected Writings of Michael Snow, Wilfrid Laurier University Press, 1994, 43
4 The Collected Writings of Michael Snow, Wilfrid Laurier University Press, 1994, 74
5 The Collected Writings of Michael Snow, Wilfrid Laurier University Press, 1994, 45
6 Sergideki açıklamadan
7 http://canyoncinema.com/catalog/film/?i=4135
8 http://kucuksinemalar.blogspot.com.tr/2012/02/akbank-sanat-galerisinde-michael-snow.html
9 On the Camera Arts and Consecutive Matters: The Writings of Hollis Frampton, MIT Press, 2009, 190

29 Mart 2011 Salı

Ankara Film Festivali 2011


Ankara-İstanbul hızlı treninden cep telefonuyla yazmaya başladım bu satırları. Ankara Film Festivali dönüşündeyim. Bitirdiğim noktada bilgisayarda editlemiş olucam ama tabi... Tüm bilgiler kafamda diil ve bi de embed etmem gereken çok önemli bir video var.

Herşeyden önce Ankaralı sinemasever tayfasıyla yaptığımız müthiş sohbetleri anmadan son birkaç günden bahsetmem çok ayıp olur diye düşünüyorum. Ama ne konuştuğumuzu yazmıycam, o da bize kalsın, siz de gelseydiniz siz de katılsaydınız... Kıvanç, Serra, Ezgi ve Sinan'a teşekkürler...

Festivalin deneysel bilinci Ege Berensel sayesinde son derece kuvvetli... Daha ilk günümde içinde 2-3 tane gayet iyi videonun olduğu bir Arap Video Sanatı seçkisi izledim mesela. Seçkideki en aklımda kalan ise Basma Alsharif'in We Began By Measuring Distance / Mesafe Ölçmeğe Başladık videosu. Hem mizahı, hem zekası, hem de şiirsel görüntüleriyle gerçekten de güzel bir şiirsel-politik deneysel sinema örneğiydi bence. Daha sonra yorgunluktan çoğunda uyukladığım Matthias Müller gösterimi ve sonra da orada bizzat bulunan Müller'in buluntu film (found footage) üzerine güzel konuşması. Matthias, en büyük idolü olarak Bruce Conner'ı andı, Joseph Cornell'den bahsetti, Stan Brakhage'ın Murder Psalm'ı için 'en sevdiğim 10 filmden biri' dedi ve buluntu film sinemasının günümüzde geldiği aşırı ironik noktadan hiç memnun olmadığını söyleyerek benim kalbimi gerçekten kazanmış oldu. Herhangi bir festival standartında hiç de fena bi başlangıç diildi yani Ankaradaki ilk birkaç saat.

Onun dışında Ankara'da geçirdiğim üç günde bol bol kısa film (yarışmadakilerin hepsini) ve dört belgesel izledim. Belgesellerden sinema adına en çok beğendiğim Erdem Murat Çeliker'in Herkes Uyurken'i. Hem teknik olarak gördüğüm en iyi Türk belgesellerinden, hem de anlattığı karakter/hikayenin karmaşıklığına mesafeli saygısı bana ve salondaki herkese güzel bir 'helal olsun' dedirtti gerçekten.

Kısalar arasında, ve hatta festivalde izlediğim tüm filmler arasında izlediğim en iyi film, belki de açık ara, Eytan İpeker isimli bir adamın nerdeyse korkunç çağrışımlar içeren Nothing / Yok filmi oldu. Festivaldeki arkadaşlardan biriyle de konuşurken dediğim üzere, rakı gibi, viski gibi, belki alışması kolay olmayabilecek, ama alıştığın ve hisettiğin noktada büyük keyifler alabildiğin bir tat. Doku, ritm, vs. kaygılı ve sırtını sinema tarihinden de geriye belki de Bach'a kadar dayayan türden minimalist bişi. Işıkları kapatın, ekranı büyütün ve izleyin:





Bunun dışında da, gördüğüm kısa filmler arasında ikinci en çok beğendiğim, Semih Kaplanoğlu sinemasına bilinçli veya bilinçsiz bir saygı duruşu niteliğini güzelce taşıyan Burak Çevik ve Kutay Denizler'in Beklerken filmi... Ayrıca Beklerken, bu festivalde gördüğüm filmler arasında tek hatırı sayılır eksiltiyi (ingilizcesiyle 'ellipsis') içeren filmdi. Ölüm, hayat, belgesel, kurmaca gibi şeylerin güzel bir karışımı. Tek beni rahatsız eden şey oyunculuğun yapmacıklığı oldu, hatta o yan hikayeye ('oğul niye gelmiyor, aramıyor, sormuyor?') ihtiyaç var mıydı pek bilemedim doğrusu... Olsun, Burak ve Kutay'ı tebrik ediyorum...

Son olarak da kapanış töreninde gösterilen çok yönlü politik duruşların beni inanılmaz derecede umutlandırdığını söylemek istiyorum. Ertesi gün hayatımda ilk defa TBMM'yi gezerken (ki çok keyifliydi, tavsiye ederim) başım daha bir dik, ellerim daha bir cebimde dolaşmamı sağladı...

4 Mayıs 2008 Pazar

20 kuruş per second


ekrem'e teşekkürlerimizle... hem bu blog için hem de bilgiler...

türkiye'de super-8'le ilgilenen bir yer olduğunu bile bilmiyordum...

belki sanata çok materiyalist bir yaklaşım olacak ama şöyle bir hesap yapalım: 2.5 dakikalık Super-8 filmin kendisi 12 dolar, banyosu da yine 12 dolar. basit bir hesapla ve günümüz parasıyla, bu illetin saniyesi 20 kuruşa geliyor. saniyesi aşağı-yukarı 3 kuruşa gelen mini-DV'ye göre bir servet yani. ama bu aynı zamanda şu demek oluyor, o düğmeyi kendinize doğru çekip her çekmeye başladığınızda, ve o tıkır tıkır dönen film sesini duyduğunuzda (bende Nizo var) çok değerli birşeyi tüketmektesiniz. o yüzden her seferinde mini-DV'ye göre çok daha dikkatli ve çok daha seçici kararlar vermek zorundasınız. ben super-8'te çektiğim şeylerin mini-DV'de çektiklerimden ortalamada çok daha iyi olduğunu düşünüyorum çünkü super-8'te boşa çekmek diye birşey yok... içlerindeki bazı şeylerin de (şimdi maalesef çizilmemiş olsalar) hala çektiğim en iyi şeylerden olduğuna şüphem yok.

kimse yanlış anlamasın, mini-DV çalışan biri olarak yazıyorum bunları, ekrem serdar ekrem'in dediği gibi ikisi ayrı boyalar, ayrı ihtimaller...

niye uzun süredir Super-8 çekmediğimi bir ara yazarım, Super-8'de aşık olup da mini-DV'de bulamadığım imkanları da...

herkese sevgiler,

14 Nisan 2008 Pazartesi

Turkiye'de Super8


(Scott Puccio'nun The Film of a Thousand Nights and a Night isimli 16mm'lik filmlinden kareler.)

Geçen gün, Benim Sinemalarım isimli internet sitesinde, Super8 üzerine olan bir tartışma ve görüş alış verişine rastladım. Forum'daki tüm yazılanları daha okuyamadım, ama aklıma gelen bazı şeyleri yazasım geldi.

İlk olarak şöyle bir durum var: Türkiye'de Super 8mm Noyan & Noyan sayesinde bulunuyor. Noyanlardan hem film alabilirsiniz, hem kamera kiralayabilirsiniz, hemde, gerekiyorsa, asistan tutabilirsiniz. Yaptıkları işi çok seven, çok iyi bilen, fiyatları dünya genelinde gerçekten harika olan ve her konuda yardımcı olduklari için benim çok sevdigim, İstanbulda yaşayan bu iki kardeşe yandaki email adresinden ulasabilirsiniz. Şu an filmlerini banyo ve telesine icin Almanya'ya gönderiyorlar: murat@noyan-noyan.com

Tabii, insanlari filmden korkutan ve üzen ilk şey fiyatı, özellikle videonun bu kadar kolay bulunabildiği günlerde. 2 1/2 dakikalik bir şey için bu kadar para değer mi? Tabii, insanlar film ve video arasindaki farkı da küçümsüyorlar. Super8 denildiğinde ilk akla gelen 'nostaljisi', ve film kelimesi de akla ilk 'guzelligi' geliyor... aslında, belki de video ile filme iki tane apayrı 'boya' gibi bakmak daha doğru. Bir tanesinde yapabileceğini, öbüründe yapilamadiği söylenebilinir. Bu konuda, ingilizceniz varsa, Fred Camper'in bu yazisini (ve genel olarak obur yazılarinıda) çok tavsiye ederim. O yazıdan bir örnek vermek gerekirse: Mesela, filmde görüntüler aslinda hep söylediğimiz gibi 'hareket' etmiyor. Karelerin ilerlemesini asla görmüyoruz. Tek gördüğümüz sabit şekilde tutulan fotoraflar, hemde saniyede 24/25 tanes. Film'de hareket algılamamızın nedeni de gözümüzün 'tembelliği'. Video'da ise görüntü hep hareket ediyor, ne formatta olursa olsun. Sizce, yukarıda koyduğum filmi izlemeye kalksak neler görürüz?

Bu tür düşünceler ilginizi çekiyorsa, ve filmle de çalışmayı seviyorsanız, yanda linkini koyduğum Helen Hill'in Recipes for Disaster isimli 'el kitabı' da ilginizi çekebilir. Mesela yanlızca o Super8 kutusu ile, kamerasız bir film yapmak fikri ilginizi çekerse...

Şimdilik bu ilk yazıyıda burada sonlandıralım.